AYRILIĞIN İLANI

26/2/2007 · Kategori: siir

Gidiyor musun diye sorma bana.
Gönderen sensin.
Ne terk etmeyi istedim seni,
Ne de daha yaşamadığımız bu aşkı toprağa gömmeyi.
Senin kadar öfkeliyim ben de.
Senin kadar endişeli...

Bir dokunuşunla bin kenti yıkacak güç verirdin bana
Ama inandıramadım seni.
Sen, sorgularken beni kafanda
Ben, gözlerinin içine bakıyordum kuşkuyla.
Bir tek sözün bağlardı beni sana,
Oysa sen hep susmanın koynunda.

Aşkın içine bir kez girdi mi kuşku,
Teslim alır bedenleri de.
Sütten çıkmış ak kaşık değildim
Ama yalanı sokmadım iki kişilik dünyamıza.
O dünya ki bazen minicik bir odada
Bazen kentin ortasında şekillendi.
Nasıl da güzeldi...
Zaten varsın diye her şey güzeldi ama
Sen buna inanmadın. Ah bu sorular...

Yaşamak varken sevdayı delice,
Niye boğarız sorularla?
Nasıl ikna edebilirdim seni?
Ben, aşk dedikçe sen, dur dedin.
Ben, seninleyim dedikçe
Sen, hayır dedin.
Zaten az konuşan sen
Olumsuz ne kadar sözcük varsa
Bulup çıkardın ortaya.
Bense hiç bir şey diyemedim.

Ne kadar zarar vermişim sana meğer.
Nasıl değiştirmişim seni.
Oysa hiç böyle düşünmemiştim.
Kimseye zarar vermek istemem ben.
Kimseyi olduğundan farklı bir hale getirmek istemem.
Ama öyle oldu işte.
Demek ki; gitmelerin zamanı şimdi.
Çocukluğuna sığınır atlatırsın bu acıyı.
Ne sevişmelerimiz kalır aklında, ne sevda sözlerimiz.
Rahat değilim diyordun ya, rahat ol artık.
Gülüşlerini saklaman için bir neden kalmadı.
Tedirginliğinin sebebi de kalktı ortadan.

Biliyor musun bir tanem!
Gidişim yürekten değil, zorunluluktan.
Sanma ki, bu toy sevdayı başka kimliklere taşırım.
Sanma ki, benden sakladığın gülüşleri
yalancı yüzlerde ararım.
Seni de götürürüm yüreğimde.
Her zaman yokluğunu taşırım.
Bulup, bulup kaybettim seni bebeğim.
Ne yazık ki, tozduman edemedim kuşkularını.
Ne yazık ki, kalamadın bana.
Öpücüğümün kokusu kalacak kapının eşiğinde.
Kokladıkça; bizi bir yanlışa mahkum ettiğini anlayacaksın.

 

mehmet coşkundeniz

Kalıcı Bağlantı Yorum (yok) Yorum yaz!

DİĞER YARIM

21/2/2007 · Kategori: edebiyat

Saate bakmaksızın kapısını çalabileceği bir dostu olmalı insanın...
"Nereden çıktın bu vakitte" dememeli, bir gece yarısı telaşla yataktan fırladığında;
"Gözünün dilini" bilmeli; dinlemeli sormadan, söylemeden anlamalı...
Arka bahçede varlığını sezdirmeden, mütemadiyen dikilen vefalı bir ağaç gibi köklenmeli hayatında; sen, her daim onun orada durduğunu hissetmelisin. ihtiyaç duyduğunda gidip müşfik gövdesine yaslanabilmeli, kovuklarına saklanabilmelisin.
Kucaklamalı seni güvenli kolları,
...dalları bitkin başına omuz, yaprakları kanayan ruhuna merhem olmalı...
En mahrem sırlarını verebilmeli, en derin yaralarını açıp gösterebilmelisin; gölgesinde serinlemelisin sorgusuz sualsiz...
Onca dalkavuk arasında bir tek o, sözünü eğip bükmeden söylemeli, yanlış anlaşılmayacağını bilmeli.
Alkışlandığında değil sadece, asıl yuhalandığında yanında durup koluna girebilmeli.
Övmeli alem içinde, baş başayken sövmeli ve sen öyle güvenmelisin ki ona, övdüğünde de sövdüğünde de bunun iyilikten olduğunu bilmelisin, "hak ettim" diyebilmelisin.
Teklifsiz kefili olmalı hatalarının; günahlarının yegane şahidi...
Seni senden iyi bilen, sana senden çok güvenen bir sırdaş...
Gözbebekleri bulutlandığında yaklaşan fırtınayı sezebilmelisin.
Ve sen ağladığında, onun gözünden gelmeli yaş
...

Kalıcı Bağlantı Yorum (1) Yorum yaz!

ÖĞRENDİK Kİ

21/2/2007 · Kategori: edebiyat

 

Öğrendik ki....
> Bir tek insanın bize ''iyi ki varsın'' demesi, varolduğumuz  için mutlu olmamızı sağlar....
>
> Öğrendik ki....
> Kibar olmak, haklı olmaktan daha önemlidir.
>
> Öğrendik ki....
> Hayat şartları bizi ne kadar ciddi görünmeye zorlasada hepimiz çılgınlıklarımızı paylaşacak birini arıyoruz....
>
> Öğrendik ki....
> Bazen tek ihtiyacımız olan bir el ve bizi anlayacak bir  yürektir.....
>
> Öğrendik ki....
> Parayla ''klas insan'' olunmuyor....
>
> Öğrendik ki....
> Gün içinde başımıza gelen küçücük şeyler gün sonunda koca bir  mutluluğa dönüşüyor.... 
>
> Öğrendik ki....
> İnkar edip içimizde sakladığımız şeyler gerçekliğini  kaybetmiyor....
>
> Öğrendik ki....
> Biriyle dalaştığımızda tek başardığımız onun bize daha çok zarar  vermesini sağlamaktır....
>
> Öğrendik ki....
> Her yarayı saran zaman değil sevgidir.... 
>
> Öğrendik ki....
> Çabuk olgunlaşmak için zeki insanlardan çevre edinmek  gerekir.....
>
> Öğrendik ki...
> Karşılaştığımız herkes bir gülüşümüzü hak eder.....
>
> Öğrendik ki....
> Hiç kimse mükemmel değildir....
>
> Öğrendik ki....
> Hayat zorludur ama biz daha zorluyuz....
>
> Öğrendik ki....
> Gülümsemek, daha güzel bir görüntüye kavuşmanın bedava  yoludur....
>
> Öğrendik ki....
> Hepimiz zirvede olmak istesek de asıl keyif oraya tırmanırken  yaşadıklarımızdır....
>
> Öğrendik ki....
> Zamanımız ne kadar azsa yapacak işler o kadar çoktur....
>
> Öğrendik ki....
> BİRİNİ NE KADAR ÇOK SEVERSEK HAYAT ONU BİZDEN O KADAR ÇABUK
> ALIYOR.....

Kalıcı Bağlantı Yorum (1) Yorum yaz!

GÖLGEM DÜŞMÜYOR ARTIK EVİNİN DUVARLARINA

21/2/2007 · Kategori: edebiyat

Hadi gir içeri. Ama gözlerindeki o kanayan suçluluk bırak kapıda kalsın. Ona ihtiyacımız yok artık. O hayatın içine birtürlü sığamayan ve telaşından durmadan sigaraya sarılan yorgun ellerini, nereye baksan hep karşında duran o kırgın çocukluğunu, uzak denizlerin sisli buğusuyla her daim ıslak dudaklarını, ruhumun tek sığınağı o tarifsiz kokunu kapıda bırak. Tutkunu olduğum neyin varsa hepsini bırak kapıda. Yoksa ne kadar istesem de konuşamam seninle. Konuşamam, yalnızca ağlarım.

Ne olur gir içeri. Ama girerken tut elinden sevdanın. Yıllar sonra seni yeniden uzağıma düşüren, seni o geri dönüşü olmayan yollara düşüren, yüreğinden aşkımı, dudaklarından adımı, evinden gölgemi silip götüren, o adını kimselere söylemeden ölmek istediğin, o, hiç kimseyi bu kadar sevmedim ki, dediğin sevdanı al yanına ve gir içeri. İlk aşkının yüzünü yanına al. Utanma benden n'olur. Kalbindeki o sızının halinden en çok aşkınla kavrulmuş yüreğim anlar benim...

Kapat kapıyı. Kapat, içeri hayat girmesin. İçeri yalanlar girmesin. İhanetler, ihtiraslar, oyunlar, maskeler girmesin içeri. Çünkü burada yalnızca sevdan oturuyor. Hayatın içinde soluk alamayan, kendine kalbinde bir yer bulamayan sevdan oturuyor bu evde. Bak, bu ev benim yüreğim. Ne zaman kalbinden kovulsam, ne zaman hayatın ortasında öyle hazırlıksız, öyle savunmasız, öyle yapayalnız kalakalsam gelip sığındığım bu dört duvar benim yüreğim. Burası aşkımın mabedi. Burası sensizliğimin kalesi. Burası deliliğim... Burası baştan ayağa sensin, sevgilim.

Sana sevgilim diyorum hala, bağışla beni. Sen artık bir başkasının sevgilisisin. Yalnızca bu cümleyi kurmamak için bile ölmek isterdim. Seni sonsuza dek kaybettiğim bu günleri hiç yaşamadan ölmek isterdim. Adım dudaklarında yok olmadan, tenim teninde henüz solmadan, daha böylesi yabancın olmadan... Gözlerine baktığımda kendimin değil, bir başka aşkın aksini görmeden önce ölmek isterdim. Ama yapamadım. Nice kaybedişlerden, nice savruluşlardan sonra, artık bu aşkı hayatın pençesinden kurtardık, o dünyevi ihtiraslardan, oyunlardan sıyrıldık ve şimdi artık Tanrı'ya yaklaştık dediğim anda, hayatı, dünyayı ve kaderi yendik dediğim anda, kalbin kalbimin yanında atarken, çocukluğum çocukluğunun ellerinden tutarken, içinde o annemin rahmi kadar huzurlu kokunu soluyarak nefes aldığım yüreğini bırakıp gidemedim. Çünkü zaten hayattan kopmuştum ve cennetteydim. Aşkınla öylesine sarhoştum ki birgün cennetimden kovulacağıma hiç inanmak istemedim.

Evimin, şu talan olmuş yüreğimin dağınıklığını bağışla. Sensizliğe benimle beraber ağladı bu duvarlar. Rutubetleri ondan, aldırma. Otur şöyle, bir sigara yak. Konuşalım. Sözcüklerle değil, sevdamızla konuşalım. Anlatalım herşeyi. Sonra söz bitsin. Ölüme kadar yalnızca susalım. Anlatalım ki bu sevda kanatlarından kırgınlıklarla bağlı kalmasın bu çirkef hayata. Kurtulsun yüklerinden, bağışlasın hayatı ve sonsuzluğa uçabilsin huzurla.

Biliyorum. Seni böylesi sonsuz bir aşkla severek çok büyük bir günah işledim ben. Hayatın girdaplarında savrulup duran ruhuna o yarım ruhumun ağırlığını yükleyerek çok büyük günah işledim. Ne yaptıysan sevdim seni, ne yaşadıysan sevdim. Aşkın o bulup bulup kaybetme oyunlarından yaptığın zırhın içine sakladığın kalbini ne yaparsan yap yıkılmayarak, vazgeçmeyerek ve hep affederek savunmasız bıraktım. Hiç solmayan bir sevda çiçeği olup bozdum ezberini. Direncini kırdım, kalbine girdim. Seni bir kalbi fethetmenin, ona her an kaybedebilme ihtimaliyle bağlanmanın, bir aşk için çırpınmanın o karanlık hazzından mahrum bıraktım. Affet beni, seni aşkın o dünyevi oyunlarından mahrum bıraktım. Belki de bunun için gözyaşlarıyla kazandığın ve yitirmekten çok korktuğun bir sevgiliyi sever gibi değil, sesini birtürlü susturamadığın vicdanını ya da o kusursuz ve daimi sevgisinden bunaldığın ve bu yüzden incitmekten asla çekinmediğin anneni sever gibi sevdin beni. Ama hiç aşık olmadın. Bu yüzden suçlama kendini. Asıl suçlu, bu hayatta kendine yer bulamayan, nereye gitse ya eksik ya fazla kalan, hayatı bir oyun gibi görmeyi ve kurallarına göre oynamayı hep reddeden benim o isyankar, o yaralı ve yabancı ruhum... Sen değilsin sevgilim.

Hayatında önce bir sığıntı gibi yaşamaya, sonra seni kaybetmeye, ardından seni paylaşmaya, sonunda tam da sana kavuştum sanırken aşkın değil vicdanın olmaya, senin için aklına ne gelirse ona dönüşmeye razı oldum hep, katlandım. Hiç pişman olmadım seni sevmekten. Sana hiç kırılmadım. Hep anladım seni. Hayatın içinde soluk alan ve hayat kadar acımasızlaşan o karanlık yanını, buralara ait olmayan, annenin kırgın ömrünün kıyılarında unutulmuş, o yaralı, o sevgiye hasret çocukluğunun, hayatla uzlaşamamış aşk kırgını, yitik ilk gençliğinin ve herşeyin farkında olmanın çaresizliğiyle derinleşen yüzündeki çizgilerin aşkına bağışladım.

Sevdim seni sevgili, sevdim... Seni o birtürlü kucaklayamadığım, ama başımı kaldırıp bakmasam bile hep orada, yukarda olduğunu bildiğim gökyüzüne duyduğum hasret gibi... Seni o suyundan hiç içmediğim, toprağına hiç basmadığım, insanlarını hiç tanımadığım, ama herşeyden kaçıp sığınmak istediğim o uzak ülkelerin hayali gibi... Seni aşkın için gözümü hiç kırpmadan arkamda bıraktığım, gözyaşlarını ve o yaralı ömrünü vicdanım gibi hep içimde sakladığım annemin karşılığı bu hayatta mümkün olmayan duaları gibi... Seni o rahmimden kanaya kanaya söküp atmak zorunda kaldığım, ama kalbimde aşkınla besleyerek büyüttüğüm sevdamızın o masum çekirdeğini tarifsiz bir hasretle özler gibi... Seni öylece, seni çırılçıplak, seni kadere isyan eder gibi, seni Tanrı'ya eş koşar gibi... Sevdim seni sevgili, sevdim...

Beni bir kez öldürüp sensizliğe gömdüğün o yıllarda, o yabancısı olduğum hayatın ıssızlığında soluk almadan ömrümü yalnızca Tanrı'dan gözyaşlarıyla dilediğim o mucize için bekletirken... Sonra Tanrı sesimi duyup o mucizeyi, yani seni, yani o hayatın içine birtürlü sığamayan ve telaşından durmadan sigaraya sarılan yorgun ellerini, nereye baksan hep karşında duran o kırgın çocukluğunu, uzak denizlerin sisli buğusuyla her daim ıslak dudaklarını ve ruhumun tek sığınağı o tarifsiz kokunu yeniden bana verdiğinde... Kalbim kalbinde atarken, çocukluğum çocukluğunun ellerinden tutarken... Mutluluğa dokunarak, mutluluğumun farkında olarak, mutluluktan ağlayarak... Ama bir yanım seni her an yeniden kaybedecek gibi hep tetikte... Sensizliğin o dipsiz uçurumunun kıyılarında korkusuzca dans ederek, seni benden çalan hayatın o acımasız pençesini her an arkamda hissederek... Her gece yüzümü masumiyetinin o benzersiz yurdu olan boynuna gömüp uykuya dalmadan önce bu huzuru bana bağışlayan Tanrı'ya minnetle gülümseyerek... Ve işte tam da o anda ölmeye, sonsuzluğa karışmaya hazır olduğumu ona sessizce fısıldayarak... Sevdim seni sevgili, hep sevdim...

Otur karşıma hadi, bir sigara yak. Konuşalım. Anlat bana sevdanı... İlk aşkının yüzünü anlat... O, hiç kimseyi bu kadar sevmedim ki, dediğin, o adını kimselere söylemeden ölmek istediğin sevdanı anlat bana. Kalbindeki o sızının dilinden en çok aşkınla kavrulmuş bu yüreğim, sevdanın uğruna solup giden şu çocuk ömrüm anlar. Anlat hadi ne olur. Ama sakın bana hayattan söz etme. Sakın bana, hayat böyle bir yer, her şey bitip tükeniyor, her aşk hayata yenik düşüyor, deme... Hayatın içinde soluk alan ve hayat kadar acımasızlaşan o karanlık yanınla değil, buralara ait olmayan, annenin kırgın ömrünün kıyılarında unutulmuş, o yaralı, o sevgiye hasret çocukluğunla, hayatla bir türlü uzlaşamayan o aşk kırgını, yitik ilk gençliğinle ve her  şeyin farkında olmanın çaresizliğiyle gün geçtikçe daha da derinleşen yüzündeki çizgilerle konuş benimle. Hayat dışarı da kaldı, bak. Burada yalnızca sevdan oturuyor. Sevdanın dilinden konuş benimle. Ben hayatın dilinden anlayamam. Biz bu sevdayı hayatın içinde yaşamadık. Biz bu sevdayı hayatın diliyle yaşamadık. Biliyorum bu şizofren aşkım hep korkuttu seni. Bu uyumsuz varlığım, gerçekliğin içinde yaşayan ve en az hayat kadar acımasız olan o yanını çok korkuttu. Benimle hayata yabancılaşmaktan korktun. Bu yüzden yalnızca öykülerinde ağladın o uyumsuz varlığıma. Yalnızca öykülerinde eğildin bu sevdanın önünde. Sen beni yalnızca öykülerinde sevdin...

Şimdi ilk aşkımın yüzü diye sarıldığın ve uğruna adımı dudaklarından, kalbimi kalbinden, gölgemi evinin duvarlarından söküp attığın o sevdanın, yaralı yüreğine rağmen hayatın ortasında dimdik ayakta duruyor olması bir tesadüf mü sence? Hayatla yaralanmış iki kırgın yürekten, onun içinde varolmayı reddederek yalnızca aşkı kendine vatan bileni ve bu yüzden çırılçıplak, savunmasız ve güçsüz kalarak yıkılmış olanı değil, hayatın tam da ortasında ona meydan okuyarak yaşayanı, sevgiye duyduğu güvensizliği yaralı yüreğine kalkan yaparak ayakta kalmayı başarmış olanı seçmen bir tesadüf mü? Hayattan kopmuş bir roman kahramanından sıkılıp, hayatın içinde mücadele eden bir gerçeklik kahramanını tercih etmen bir tesadüf mü?

Anlat bana ne olur... Kaybedecek birşeyimiz yok artık. Birazdan şu kapıdan çıkıp gideceksin. Aramıza hayat girecek... Aramıza başka bir sevdayla anlamlanan sayısız anlar, sayısız mekanlar, geri dönüşü olmayan anılar, sözler ve koca bir yaşam girecek. Gittiğin o sonsuzluk yolculuğundan seni bir daha geri çağırmayacağım. Duvarları gözyaşlarımla rutubetlenen bu dört duvar yüreğimde geçireceğim karanlık gecelerde bana o mucizeyi yeniden göndermesi için Tanrı'ya yeniden yalvarmayacağım. O hayatın içine birtürlü sığamayan ve telaşından durmadan sigaraya sarılan yorgun ellerinin, nereye baksan hep karşında duran o kırgın çocukluğunun, uzak denizlerin sisli buğusuyla her daim ıslak dudaklarının ve ruhumun tek sığınağı o tarifsiz kokunun özlemiyle çıldırsam bile, merhametin için yalvarıp sana bir kez daha aynı acımasızlığı yapmayacağım. Kimi geceler başka bir sevdaya sarılıp uyuduğun yatağından ansızın uyanıp doğrulduğunda, o koyu sevdasıyla boşlukta kanayan gözlerimin hayali 'nereye gidiyorsun sevgilim' demeyecek sana... Korkma benden artık. Aşkına rakip değilim. Ömrüne rakip değilim. Seni kadere emanet ettim. Seni ilk aşkının yüzüne emanet ettim. Kırgın değilim ne sana, ne de seni elimden alan bu acımasız hayata... Beni onca kaybedişten ve gözyaşından sonra bu dünyadaki cennetine çağıran, sonra annemin rahmi gibi huzur kokan uykularımızı sonsuza kadar yeniden elimden alan Tanrı'ya bile kırgın değilim ben...

Şimdi git artık sevgilim. Sana sevgilim diyorum hala, bağışla beni. Sen artık bir başkasının sevgilisisin. Yalnızca bu cümleyi kurmamak için bile ölmek isterdim. Seni sonsuza dek kaybettiğim bu günleri hiç yaşamadan ölmek isterdim. Adım dudaklarında yok olmadan, tenim teninde henüz solmadan, daha böylesi yabancın olmadan... Gözlerindeki o çocuksu suçluluğu giderken denize at. Ona ihtiyacın yok artık. Affet kendini... Beni affet... Affet bu yaralı sevdamı... O hayatın içine birtürlü sığamayan ve telaşından durmadan sigaraya sarılan yorgun ellerini, nereye baksan hep karşında duran o kırgın çocukluğunu, uzak denizlerin sisli buğusuyla her daim ıslak dudaklarını, ruhumun tek sığınağı o tarifsiz kokunu yanına al giderken... Tutkunu olduğum neyin varsa hepsini alıp git... Şizofren aşkının son mektubu bu sana... Şimdi söz bitti artık.

Konuşamam artık seninle... Konuşamam, yalnızca ağlarım...

Uçurumun dibinde nasıl göründüğümü

Merak ederdim hep.

Yüzümün aynadaki boşluğuna hep bakmak isterdim.

İnançlarımın kırılıp döküldüğü yeri anlamak için

kalabalıklar içindeki yalnızlığıma dokunmak isterdim...

Aşktı adın uçurumda, yanı başımda

aynadaki suretimdi yüzüm,

aykırı kanardı bana.

İnançlarımın çoğu yalanmış

alay ederdi benimle.

Çok geç anladım, kalabalıklar arasındaki

senmişsin dokunamadığım...

Yalnızlığım diye küçümsediğim senin sevginmiş,

Geceleri ansızın uyanıp

İncitip durduğum senin yokluğunmuş...

Onca sevişmeden sonra değişmemişsem,

sihirli bir aydınlıkta,

içimde bir yer sana sonsuz hasret kaldığı içinmiş...

İşte onca yalan geçen hayatımda

buymuş tek gerçekliğim...

 

[-cezmi ersöz-]

 

Kalıcı Bağlantı Yorum (1) Yorum yaz!

O VE O

21/2/2007 · Kategori: edebiyat

Farkettim ki aslında hayattan koptuğunda değil,buz gibi gerçekle irkildiğinde yazıyor insan.Öyle ince bir çizgi var  ki ''varolanla yokolan'' arasında,bir adım öteye geçtiğinde hayatındaki en büyük doğru birden en keskin yalan oluyor.''olmak yada olmamak'' değil asıl mesele,sınırı geçmek yada geçmemek,ardında ki yada önünde ki,geçmişin yada geleceğin...O ve O... birkaç saniye öncesindeki ''O'' ve birkaç saniye sonrasındaki''O''.Öyle engin bir fark vardır ki ''O'' ile ''O'' zarfının işaret ettiği şahıs arasında.Aynı tek bir harf niteler şimdiki ile geçmişteki ''O'' yu .Hücrelerine kadar sevdiğine emin olduğun ve artık boş bir çerçevede ki kalıntıların sahibi arasında geçen kısa anın hükümdarlığında şaşkınlığın.''Sevdim,hayal ettim ve kendimi adadım krallığının'' kapısından bir ayak mesafesi uzaklıktadır ''sevmiyorum,unuttum ve bitti çölü''.''Yazıyorum o halde yaşıyorum'' gerçekliğinden başka bişey değildir gerçeğe uyanmak.''Uyanınca yazarsın,yazarsan uyanırsın'' kısır döngüsüdür ben gibiler için hayat.Sevdim ve artık sevmiyorumdan ibarettir tüm hikayelerimiz.Değişen nedir peki?Sevilen ve artık sevilmeyen aynı kişi değilmidir?O değilmidir ki her hayali ve gerçeği süsleyen,hayata bağlayan,hayatı durduran?Peki neden O'dur uykudan uyandıran,hayattan bıktıran,hayatından atılan?Her şey bir sınırdan ibaret ya,yazık ki aşılmıştır ve ötede kalana dönüş vizesi yoktur artık.''O'' bundan böyle diğerlerinden farksız olan''o'' dur.''O'' ve ''o'' ne kadar da başkadır şimdi.Biri hayatı dolduracak kadar büyük,diğeri hayatımızdaki diğer ''o'' lar kadar küçük.Peki bu dönüşüme izin veren bizdemidir suç,yoksa küçük''o'' olmayı hak edendemi?Yazıyorum O halde uyandım.Uyandım o halde yaşıyorum.Yaşıyorum o halde hayatımdan atıldın.Senle varolmuştum...o halde artık yokoldum...Tekrar yazmaya başladım çünkü yokluğun gerçekliğiyle irkildim.Sen,yazmak,varolmak,yokolmak ve işte gerçek sınır ötesi...

                                                                                                                              (arzum)

Kalıcı Bağlantı Yorum (1) Yorum yaz!

İYİ Kİ YAPTIM....

21/2/2007 · Kategori: edebiyat

Küçük bir kasabanın 4 ayrı mahallesi varmış.

Birinci mahallede''EVET AMA'' lar yasıyormuş.
Evet ama'lar her zaman ne yapılması gerektiğini bildiklerini düşünürlermiş.
Yapma zamanı geldiğinde ise''evet ama'' diye yanıtlarlarmış.Yanıtları hep yanlış olurmuş. Suçu'da başkalarına atmakta ustaymışlar.

İkinci mahallede''YAPACAĞIM'' lar yasarmış.
Ne yapacaklarını bilirlermiş.Kendilerini yapacakları şeye adim hazırlarlarmış ama
yapacakları sırada şanslarını kaçırdıklarının farkına varırlarmış.Bu mahallede insanların dizleri dövülmekten yara bere içindeymiş.
Yasamı ertelememek için verdikleri kararı bile ertelerlermiş.

Üçüncü mahallede yasayan ''KEŞKE'' çilerin hayati algılama güçleri mükemmelmiş.
Neyin yapılması gerektiğini daima en iyi şekilde bilirlermiş ama... maalesef
her şey olup bittikten sonra.''Keşke'' cilerin de basları hep kanarmış, duvara vurmaktan !..

Kasabanın en yeşil bölgesinde, en güzel evlerin olduğu mahallede ise ''iYi Ki Yaptim''lar otururmuş.
''Keşke''ciler bu mahallede yürüyüşe çıkar, etrafa hayranlıkla bakarlarmış.
''Yapacağım''lar ''Keşke''ciler ile birlikte bu mahallede yürüyüşe çıkmak ister ama bir türlü fırsat bulamazlarmış.''Evet ama''lar ise mahallenin güzelliğini görmek yerine, ağaçların gölgelerinin yeterince geniş olmadığından,günesin erken saatte dogması gerektiğinden şikayet ederlermiş.
''İyi ki yaptım'' mahallesinde ki insanların kusuru da beyinlerinde mazeret üretme merkezlerinin olmamasıymış.Bu yüzden yasadıkları ortam her zaman güzel, düzenli ve huzurluymuş.

Kalıcı Bağlantı Yorum (yok) Yorum yaz!

AŞK ÜSTÜNE

21/2/2007 · Kategori: edebiyat

her seyi yaparsınız,elinizden gelebilecek her seyi,tüm fedakarlıklar,anlayıs,sonsuz bir sevgi,fedakarlıklar..onun icindir hepsi..ama bir ise yaramaz,insan naparsa yapsın yaranamaz karsısındakine,hep üzülür onu üzmemeye calıstıkca..insanın elinden daha fazlası gelmez artık bir noktadan sonra,kendini asmıstır cünkü ve sonunda bir hiclikten baska birsey getirmez kisiye bir ask icin yapabilecegi her seyi yapmak,ama ici rahat olur insanın ben yaptım elimden geleni o bilemedi kıymetini der fakat bunu derken bile ici burkulur..

bir ask için yapabilecegin her seyi yaptigina inaniyorsan ve buna
ragmen hala yalnizsan, için rahat olsun. giden zaten gitmeyi kafasina
koymustur ve yaptiklarin onun dudaginda hafif bir gülümseme yaratmaktan baska
hiçbir ise yaramayacaktir.

sen kendini paralarken o her zaman bahaneler bulmaya hazirdir. hani
agzinla kus tutsan "bu kusun kanadi neden beyaz degil?" diye bir soruyla
bile karsilasabilirsin.. iki ucu keskin biçaktir bu isin. yaptiklarinla
degil yapmadiklarinla yargilanirsin her zaman. bu mahkemede hafifletici
sebepler yoktur. iyi halin cezanda indirim saglamaz.

sen, "ama senin için sunu yaptim" derken o, "sunu yapmadin" diye cevap
verecektir. ve ne söylesen karsiliginda mutlaka baska bir iddiayla
karsilasacaksindir. üzülme, sen aski yasanmasi gerektigi gibi
yasadin.özledin, içtin, agladin, güldün, sarkilar söyledin, düsündün, siirler
yazdin. "peki o ne yapti" deme. herkes kendinden sorumludur askta. sen askini
doya doya yasarken o kendine engeller koyuyorsa bu onun sorunu. bir
insan eksik yasiyorsa, ve bu eksikligi bildigi halde tamamlamak için
ugrasmiyorsa sen ne yapabilirsin ki onun için? hayati iskalama lüksün yok
senin. onun varsa, birak o lüksü sonuna kadar
yasasin.

her zamanki gibi yasayacaksin sen. "acilara tutunarak" yasamayi
ögreneli çok oldu. hem ne olmus yani, yalnizlik o kadar da kötü bir sey degil.
sen mutlulugu hiçbir zaman bir tek kisiye baglamadin ki. epeydir
eline almadigin kitaplar seni bekliyor.kitap okurken de mutlu oluyorsun
unuttun mu? kentin hiç görmedigin sokaklarinda gezip yeni yasamlara tanik
olmak da keyif verecek sana.yine içeceksin rakini baligin yaninda.
üstelik diledigin kadar sarhos olma özgürlügü
de cabasi.

sen yüreginin sesini dinleyenlerdensin ve biliyorsun aslolan
yürektir.yürek sesi ne bilmeyenler, ya da bilip de duymayanlar acitsa da içini
unutma; yasadigin sürece o yürek var olacak seninle birlikte. sen yeter
ki koru yüregini ve yüreginde tasidigin sevda duygusunu. elbet bitecek
günese hasret günler. ve o zaman kutuplarda yetisen ciliz ve minik
bitkiler degil, günesin çiçekleri dolduracak yüregini...

                                                               NAZIM HİKMET RAN

Kalıcı Bağlantı Yorum (1) Yorum yaz!

MAVİ LİMAN

21/2/2007 · Kategori: siir

Çok yorgunum, beni bekleme kaptan.
Seyir defterini başkası yazsın.
Çınarlı, kubbeli, mavi bir liman.
Beni o limana çıkaramazsın...

Nâzım HİKMET 

Kalıcı Bağlantı Yorum (1) Yorum yaz!

ÇİÇEKLE SUYUN HİKAYESİ...

21/2/2007 · Kategori: edebiyat

Günün birinde bir çiçekle su karşılaşır ve arkadaş olurlar.
İlk önceleri güzel bir arkadaşlık olarak devam eder
birliktelikleri, tabii zaman lâzımdır birbirlerini tanımak için.

Gel zaman, git zaman çiçek o kadar mutlu olur ki, mutluluktan

içi içine sığmaz artık ve anlar ki, su'ya aşık olmuştur.

İlk kez aşık olan çiçek, etrafa kokular saçar,
"Sırf senin hatırın için ey su" diye...

Öyle zaman gelir ki, artık su da içinde çiçeğe karşı
birşeyler hissetmeye başlamıştır. Zanneder ki,
çiçeğe aşıktır ama su da ilk defa aşık oluyordur.        

 

Günler ve aylar birbirini kovalalar ve çiçek acaba
"Su beni seviyor mu?" diye düşünmeye başlar.

Çünkü su, pek ilgilenmez çiçekle... Halbuki çiçek,
alışkın değildir böyle bir sevgiye ve dayanamaz.

Çiçek, suya "Seni seviyorum der. Su, "Ben de seni
seviyorum" der. Aradan zaman geçer ve çiçek
yine "Seni seviyorum" der. Su, yine "Ben de" der.
Çiçek, sabırlıdır. Bekler, bekler, bekler...

Artık öyle bir duruma gelir ki, çiçek koku saçamaz
etrafa ve son kez suya "Seni seviyorum." der.

Su da ona "Söyledim ya ben de seni seviyorum." der
ve gün gelir çiçek yataklara düşer. Hastalanmıştır çiçek

artık. Rengi solmuş, çehresi sararmıştır çiçeğin.

Yataklardadır artıkçiçek. Su da başında bekler

çiçeğin, yardımcı olmak için sevdiğine...

Bellidir ki artık çiçek ölecektir ve son kez zorlukla
başını döndürerek çiçek, suya der ki; "Seni ben,
gerçekten seviyorum." Çok hüzünlenir su bu durum
karşısında ve son çare olarak bir doktor çağırır
nedir sorun diye...Doktor gelir ve muayene eder
çiçeği. Sonra şöyle der doktor: "Hastanın durumu
ümitsiz artık elimizden birşey gelmez."

Su, merak eder, sevgilisinin ölümüne sebep olan hastalık
nedir diye ve sorar doktora. Doktor, şöyle bir
bakar suya ve der ki: "Çiçeğin bir hastalığı yok dostum...
Bu çiçek sadece susuz kalmış, ölümü onun için" der.

Ve anlamıştır artık su, sevgiliye sadece
"Seni seviyorum" demek yetmemektedir...

 

( VE   SOLDURDUĞUN  KIRÇİÇEĞİ)

Kalıcı Bağlantı Yorum (yok) Yorum yaz!

BİR GÜNLÜK

21/2/2007 · Kategori: aile

Bir günlük yaşam içinmi bu güzellik.Sen ne asil canlısın,yaradanın,dünyaya gelmenin kadrine kıymetini bilen.Günlerce bir kozanın içinde çile çekip sadece bir gün yaşaya bilmek uğruna bu kadar güzelleşen.Görene keyif,huzur,neşe veren.Endamın yeter.Seni gören ne güzel der güzelsin her canlı gibi.Ancak düşünen canlı insandan daha çok biliyorsun bir günün kıymetini.Ve  daha da güzelleşiyorsun!.  

Kalıcı Bağlantı Yorum (yok) Yorum yaz!

« Önceki :: Sonraki »